Bir dilim karpuzun anlattıkları

Karpuz dilimi almış sevgilim benim için; bir çeyrek karpuzdan daha az, çekirdeksiz. Streç filme dolanmış şekilde satılıyor burada marketlerde. Hani, olur da bir bütün karpuzu bitiremezsek meyvenin geri kalanı çürüyüp bozulmasın diye.  Herkes yiyeceği kadarını alsın, geri kalanını diğer ihtiyacı olanlarla paylaşsın diye…

Bugün çok güzeldi burada hava; günlerdir hüküm süren yağmurlu ve gri havanın ardından ilk kez gülümseyen Güneş, pek bir güzel eyledi. Akşam sefasına kuşlar solistlik yaptılar bir de… Hoştu.

Sevgilim erkenden yatağa gidince; ben de mutfak penceresinden içeri süzülen kuşların akşam konserinden kendimi alamayınca canım tatlı bir şeyler istedi. Zaten bu aralar sürekli tatlı bir şeyler yiyesim var. Dondurma olacaktı dolapta, gidip bir alayım dedim. Ama dolabı açınca kırmızı kırmızı parıldayan o sulu karpuz dilimi bağırdı gözlerime. Karşı çıkmadım; onu, bulunduğu raftan aldım. Streçle kaplı olduğu için henüz kokusunu almıyorum tabi ki mutfağa yürürken; biraz sonra nerelere yolculuk edeceğimden hiç haberim yok!

Ta ki o ana kadar…

Ve folyo açılır…

Mutfağa bir hışımla dolan karpuz kokusu. O nasıl şiddetli bir kokudur öyle! Beni sanki filmlerdeki gibi çevreleyiverdi. Hatta bir ara ayaklarım yerden kesiliyor sandım. Gözlerim kapandı; ciğerlerime gelsin, hoş gelsin dedim. Karın boşluğuma kadar karpuz kokusuyla doldum. Dışarıda kuşlar hâlâ konser veriyor. Artık daha mı coşkulular, ne?! Sanki bütün kokular birbirine kaynaşıyor, sanki hepsi daha bir tanıdık oluyor.

Yaz aylarının o kendine özgü, eski, anı dolu kokusu beliriveriyor aniden gözlerimin önünde. Gözlerim aslında açık, ama baktığım; daha doğrusu gördüğüm yer mutfağım değil artık. Benim mutfağım değil en azından! Şu anda Özdere`deki evimizin çalışma yeri beyaz mermer döşemeli mutfağındayım. Ocak altı da beyaz, ocağın kendisi siyah. İki büyük pencere var; biri sabit, biri açılıyor. Açılan bütün pencerelerin dışında olduğu gibi, bu pencerenin de dışında sinek teli var. Uzun bir süre o büyük cam boydan boya kırık kalmıştı. Ben kırmıştım galiba, temizlerken. Artık parıldasın diye nasıl bastırdıysam, boydan boya çatlamıştı.

Gözümün önüne gelen bu görüntüden o kadar hoşnutum ki, gözlerimi kapatıp gördüklerime daha dikkatli bakmaya başlıyorum. Lavabo beliriyor; o da beyaz. Seramik. İçinde çatlaklar var. Alttaki dolaplar eski; ne doğru düzgün açılır, ne de kapanırlar. Hafiften de nem kokarlar. O tanıdık, o bilindik; bütün yemeklere istemsiz bir aroma veren, o özel koku… Sonra, mutfakla salon arasındaki o minik servis penceresine çeviriyorum iç gözümü. Ve birden pencerenin diğer tarafına geçiveriyorum. Şimdi, salondan mutfağı gözetliyorum. Çoktan unutmuş olduğum hatıralar birden capcanlı beliriveriyor kapalı olan gözlerimde. Anneannemi görüyorum mutfakta. Sabah kahvaltısı edilmiş, her yer derlenip toplanmış. Ben denize gittiğimde anneannem mutfakta öğlen yemeğini hazırlar…. Taze fasülye olsun bugün, canım çekti. Domatesli… Köy domatesli. Karpuzdan önce güzel gider. Anneannemin ellerinden.

Öğle yemeği demişken… Balkondayız şimdi. Ben 15 yaşlarında olayım. Kimse yok evde bizden başka; bir anneannem, bir ben. Uçsuz bucaksız balkonumuzdaki yine beyaz mermer yemek masasındayız. Ben ovalin başında otuyorum, anneannem her zamanki yerinde. Daha gözleri görüyor o zamanlar. Yürüyebiliyor da. Dizlerine gelen bir şortu ya da bileklerine gelen bir yaz elbisesi vardır üzerinde. Karpuzu elleriyle yer. Dişlerinden çiğneyemez karpuzun çekirdeklerini; tükürür. Bana hep çok komik gelir bu. Ben de tükürürüm. Ama her ikimiz de tabağa isabet ettiririz.

Anneannemle ben… Sonra akşam olur, hava kararır; biz beyaz, uzun salıncağımıza yerleşiriz. Salonda televizyon açık olur; TRT 1. Uzaktan duyulur sesi. Anneannem salıncağın bir köşesinde oturur; bense diğer köşesine uzanıp ayaklarımı anneannemin henüz yıpranmamış dizlerine uzatırım. Bir yandan ayaklarıyla hafifçe salıncağı sallarken, bir yandan da bulaşık yıkamaktan tırtık tırtık olmuş parmaklarıyla, tatlı tatlı bacaklarımı kaşır. Gözleri kapalı. TRT 1 mi anneanneme vokal yapıyor, anneannem mi orada çalan şarkılara eşlik ediyor, belirsiz. Anneannemin gözleri kapalı; sesi billûr, gür. Gecenin sessiz karanlığına aşkla şarkı söylerken anneannem, bir tek kocaman bahçemizdeki çam ağaçlarını yuva edinmiş arsız ağustos böcekleri araya girmeye cesaret eder. Onların sesi bile ne güzel geliyor hatıralar arasından.

Tüm bunlar olurken, birden mazot arabası belirir köşeden bütün gürültüsüyle. Anneannemin şarkı söyleyen sesi, konuşma sesine döner. “Derya, kapının perdesini çek, sinekler içeri kaçmasın.” Işık hızıyla kalkarım ki, yine ışık hızıyla yerime dönebileyim. Anneannem şarkı söylemeye, salıncağı sallamaya, dizlerimi kaşımaya devam etsin. Hep de benim sevdiğim şarkıları söylesin. TRT 1`i çoktan unuttuk. Anneannem bana özel konser versin. Tepemizdeki kocaman begovilya çiçeklerinin moru ne güzel mor, karşı komşumuzun bahçesinden sokağa; hatta bizim balkona kadar ulaşan yaseminlerin kokusu ne kadar tatlı. O an… Bu an ne güzel…

Teşekkür ederim karpuz. Sen, o minicik diliminle; kokunla, tadınla, serinliğinle beni nerelere götürdün…. Şimdi olmayan evimize. İçimde tek yeri olan yere. Artık bize ait olmayan evimize.

Geçen yaz sattı anneannem Özdere`deki evimizi. Aşkla sevdiğim tek yeri… Yeni sahibi yıkmış onu. Yüreğime hançer gibi.  Şimdi anladım ki, bir karpuz kokusunda saklı her şey. Dünya değişse de; insanlar ölse, evler yıkılsa da; hatıralarımız, yaşanmışlıklarımız hep bizimle. Seni çok seviyorum anneanne. Her şeye rağmen iyi ki vardın, iyi ki varsın. Kalbimde, ruhumda, hatıralarımda hep olacaksın.

falname imza

Bir dilim karpuzun anlattıkları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir